16 Eylül 2026

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, T24’e konuştu: Yeni Parti’nin yüzü sağa dönük; iktidar Demirtaş’ı esir takası gibi düşünüp bırakmıyor

0
haber-gorseli-1789512910609

T24 Haber Merkezi

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, muhalefete yönelik eleştirilerde bulunarak,Ben ana muhalefetin, Yeni Parti’nin de yüzünün esas olarak sağa dönük olduğunu düşünüyorum. Ama Yeni Parti’nin Cumhuriyet Halk Partisi’nin daha sağında konumlandığını söylersem haksızlık etmiş olurum. İttifak ilişkilerini, toplumsal seslenme kapasitesini ve dilini sola göre dizayn etmeliyiz. Türkiye’deki pek çok siyasi aktörle anlaşamadığım nokta tam olarak bu. ‘Türkiye toplumu sağcıdır ve asla değişmez’ algısı üzerinden, Türkiye’de iktidar olmak için mutlaka sağcılık yapmak gerektiğine dair bir fikri, kendisine ‘solcuyum’ diyenlere de dayatıyorlar, kabul ettiriyorlar. Ben bunu kabul etmiyorum” diye konuştu.

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, T24 canlı yayınında gazeteciler Murat Sabuncu ve Şirin Payzın‘ın sorularını yanıtlayarak gündeme dair kritik değerlendirmelerde bulundu. İktidarın muhalefeti bölerek ve toplumsal kesimleri tek tek hedef alarak baskı düzenini sürdürdüğünü belirten Baş; LGBTİ’lere son operasyondan yasallaşmayan düzenlemelerin fiilen uygulanmasına, muhalefet blokunun sağ siyaset çizgisinden Kürt sorununa ve Gezi tutuklularının durumuna kadar pek çok konuya dikkat çekti.

Çerçeve yasa sonrası yasal adımlarına başlanan sürece ilişkin olarak da konuşan Baş, “Silahların susması çok önemlidir ancak barışın yalnızca ilk adımıdır. Esas mesele toplumsal barışın inşa edilmesidir. Öcalan’a villa’ gibi konular süreci magazinselleştirecek riskler taşıyor. İktidar bunu günlük siyasi taktik olarak gördüğü için, barışın toplumsallaşması için en küçük bir çabaya girmiyor. İktidar ne kadar zamana yayarsam o kadar iyi diyor” diye konuştu. Şu anda da iktidarın süreci zamana yaymaya çalıştığını söyleyen Baş, “Silahı günlük siyasal amaçları için elinde tutmak istiyor. Selahattin Demirtaş’ı niye bırakmıyorlar? Çünkü ‘Zamanı geldiğinde bırakırım’ diye düşünüyor. Bunu bir esir takası gibi kurguluyor; ‘En son anda serbest bırakayım, niye erken bırakayım ki?’ mantığıyla hareket ediyor. Oysa Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın ve pek çok arkadaşın tahliyesi için bu yasaya bile gerek yoktu” ifadeleri kullandı.

İttifak ve cumhurbaşkanı adaylığı sorularına da yanıt veren Baş, “En büyük problemlerden biri şu: Seçim gelsin, karşımıza çıkan seçeneklerden en iyisini seçelim dersek kırk katır mı kırk satır mı diye tartışırız. Oysa bugünden seçim gününe kadar alternatif yaratmak için sürdüreceğimiz mücadele önemli. Muhalefetin birbiriyle kavga etmesini sevmiyorum, enerjimizi iktidara karşı odaklayalım. Herhangi birimiz herhangi birimiz karşılaştığında kimlerle mücadele ediyorsak, onlarla birlikte bir seçim alternatifi geliştirmeliyiz” diye konuştu.

Baş, “Can Atalay‘ı aday gösterdiğimizde ‘Neden aday yaptınız?’ diye soranlar oldu. Biz Tayyip Erdoğan’ın kimin aday olmasını isteyip istemediğine göre liste hazırlayamayız. Anayasaya ve yasalara bakarız; hakkı varsa ve seçildiğinde cezaevinden çıkacağı yazıyorsa aday gösteririz. Onu cezaevinden çıkaramamış olmamız ayrı bir tartışmadır ama siyaseten ilkelere teslim olunmaz” dedi.

Baş’ın gündeme ilişkin değerlendirmelerinden satır başları şöyle:

“LGBTİ+’lara ‘bize biat etmezseniz biz sizi ezeriz’ diyor”

“25 yıldır iktidardalar ve peş peşe gelen tepkiler var. Çok geniş bir muhalefet gücü AKP’yi istemiyor. ‘Peki, bunlar ama nasıl iktidarda?’ sorusunun bence bir tane yanıtı var: AKP her seferinde muhalefeti birbirine düşürmeye, muhalefeti bölmeye; muhalefetin çeşitli öbeklerini diğerlerinden ayırıp hedef hâline getirerek yalnızlaştırmaya dayalı bir strateji izliyor. Diyelim ki bundan beş altı sene önce HDP’yi hedef tahtasına koyuyordu; işte son dönemlerde eski Cumhuriyet Halk Partisi ya da şimdiki adıyla Yeni Parti hedef tahtasında. Ya da işte diyelim ki bir dönem aydınlar, sanatçılar hedef hâline geliyor; bir dönem yazarlar, bir dönem gazeteciler hedef hâline geliyor… Bunların hepsinin başka başka boyutları da kuşkusuz var. Ama hep toplumun bir kesimini düşmanlaştırarak yoluna devam etmeye çalışıyor.

Sonuçta ‘muhafazakâr dünya’ dedikleri dünyaya, oranın duygularına, oranın arzularına da yanıt verecek bir biçimde; zaten yalnız, çaresiz, sahibi olmayan, kendinden başka hiç kimsenin yanında durmadığını düşündüğü bir toplumsal kesim olan LGBTQ+’ları hedef aldı. Mesela bununla, diyelim ki Deniz Göktaş‘ın tutuklanması arasında; bununla bir gazetecinin yaptığı bir haber veya attığı bir tweet nedeniyle tutuklanması arasında ya da bununla Üsküdar’da belediyeye çökülmesi arasındaki bağı görmemiz gerektiğini düşünüyorum. İşin en önemli noktası bu.

İktidar en yumuşak noktayı belirliyor: ‘Şu anda benim için en rahat hareket edebileceğim, en kolay hedef hâline getirebileceğim kim var? Bugün LGBT+’lar. O zaman bugün bunları düzleyelim ve aslında onlar üzerinden tüm topluma şu mesajı verelim: Bize biat edin. Bize biat etmezseniz biz sizi ezeriz.’”

“Henüz yapmadığı bir yasayı fiilen uygulayan bir iktidarla karşı karşıyayız”

İkinci ve çok önemli bir husus var burada: Geçen sene Adalet ve Kalkınma Partisi bu durumu bir şekilde yasallaştırmaya çalışıyordu. Yani LGBT+’yı yasa dışı ilan etmeye dönük, onların derneklerini kapatmaya/yasa dışı ilan etmeye dönük, hatta ‘etki ajanlığı’ meselesiyle fonlarla ilgili bir tartışma açıyordu. O yüzden bu operasyonda bir de ek olarak böyle bir boyut var.

Şimdi biz genelde bu iktidarı neyle suçluyoruz? ‘Yasalara uymuyor’ diye suçluyoruz. Şimdi ise henüz yapmadığı bir yasayı fiilen uygulayan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bu yasa Meclisten geçmedi. Bu konu tartışıldı, konuşuldu ama bir kanun teklifi olarak Meclise gelip kanunlaşmadı. Bu da gerçekten artık başka bir düzeye geçtiğimizi gösteriyor: Atacakları adımlar için herhangi bir kanuni düzenlemeye ihtiyaç dahi duymuyorlar. Yani bunun kanununu yazmaya bile gerek duymuyorlar.

Çünkü orada vatandaşlarımızın bilmesi gereken önemli bir nokta var. Etki ajanlığı meselesinde, yurt dışından alınan fonlar üzerinden bir tartışma yürütüyorlardı. Neden korktular da onu yasallaştırmadılar? Açık söyleyeyim; toplumsal muhalefetin tepkisinden falan değil. Kendi yandaş dernekleri, vakıfları bu ilişkileri ve kaynakları çok daha fazla kullandığı için ‘O ayrımı nasıl yapacağız?’ sorusu gündeme geldi. Yani bir dernek düşünün, işte Avrupa Birliği’nden bir proje almış… Bir de AKP’ye yakın bir dernek düşünün, o da bir proje üzerinden Türkiye’de bir faaliyet yürütüyor. ‘AKP’ye yakın olanları ne yapacağız?’ diye sordular ve o yüzden vazgeçtiler aslında yasal düzenlemeden.

“Hortum Süleyman’ları yeniden hatırlayacağız”

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yasalara uygun olarak kurulmuş, her altı ayda bir veya yılda bir denetlenen, iki-üç yılda bir kendi genel kurullarını gerçekleştiren, bütün hesapları ibra edilen ve devlet tarafından kontrol altında tutulan herhangi bir derneğe; o derneğin üyesi olan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, Türkiye Cumhuriyeti bankaları aracılığıyla para gönderiyor… Bu suç hâline getirilmiş!

Mesela bu ‘Ailem Güvende’ ismini görünce çok basit bir soru akla geliyor, değil mi? Bu gözaltına aldığınız insanların aileleri yok mu? Bunların aileleri yok mu? Bunların itibarları yok mu? Siz insanların —herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi, bu ülkedeki herhangi bir yurttaş gibi— özgür yaşam hakkını, çalışma hakkını, eğitim alma hakkını engellerseniz; bunlar toplu olarak intihar etmeyeceklerse, toplu olarak bu ülkeye terk etmeyeceklerse ne yapacaklar? Yaşamak için bu sefer illegal yollara başvuracaklar. Bir sonraki evrede; ‘Hortum Süleyman’ları yeniden hatırlayacağız, oralara döneceğiz…

“Sokak muhalefetinin giderek şeytanlaştırıldığı bir dönemdeyiz”

Sendikaların etkisizliği, işlevsizliği, üye sayılarının daralmış olması ya da mevcut sendikaların iktidar tarafından belirleniyor olması çok önemli bir problemdir. Türkiye’de elinizi değdiğiniz her sorun doğrudan işçinin ekmeğiyle ilgili; ama işçilerin siyasete katılım kanalları, işçilerin örgütlenme kanalları kapatılmış durumda. ‘Bir kurtarıcı gelsin ve bizi kurtarsın’ fikri topluma sunuluyor ve bir süre sonra da toplum izleyici oluyor. Beş kere mitinge gidiyorsunuz ve altıncısında ‘Ya, evden daha kolay izliyorum’ diye düşünebiliyorsunuz. Hareket edemiyorsunuz.

Sokaktaki herhangi bir işçi arkadaşla konuşuyorsunuz, ‘Ben o sendikacı başkanları gördüm; bizim paralarımızla kumar oynuyor’ diyor. Ama mücadele eden namuslu sendikacılar var. Genel başkan olduğu gün genel başkanın maaşını düşüren sendika başkanını görünür kılamıyoruz. Başaran Aksu’nun, Mehmet Türkmen’in, Gökay’ın tutuklanmasının nedeni de bu!

Toplumda genel bir bıkmışlık, gidişatın önüne geçememe ve bir anlamda durumun bir felakete doğru gidişi var. ‘Nefes alanları kesiliyor mu?’ sorusunun cevabını insanlar ‘Hiçbir şey değiştirilemiyor’ olarak veriyorlar. Çünkü şu anda Yeni Parti başka bir var olma mücadelesi veriyor. CHP’yi artık muhalefetten saymıyoruz. İYİ Parti bir muhalefet yürütüyor ama o da sokak muhalefetini zaten benimsemiyor. Aslında sokak muhalefetinin giderek şeytanlaştırıldığı bir dönemdeyiz. Bugün aileler çocuklarını artık sokağa göndermek istemiyorlar. En son Saraçhane’den sonra ne olduğunu görüyoruz.

“Yeni Parti’nin de yüzünün sağa dönük olduğunu düşünüyorum”

Altılı Masa’da sosyalistlerin ya da Kürt demokratlarının adı anılmazdı. ‘Onlar desteklesin ama pek ortalıkta da görünmesinler’ algısı daha hâkimdi. Ben ana muhalefetin, Yeni Parti’nin de yüzünün esas olarak sağa dönük olduğunu düşünüyorum. Türkiye’deki pek çok siyasi aktörle anlaşamadığım nokta tam olarak bu. ‘Türkiye toplumu sağcıdır ve asla değişmez’ algısı üzerinden, Türkiye’de iktidar olmak için mutlaka sağcılık yapmak gerektiğine dair bir fikri, kendisine ‘solcuyum’ diyenlere de dayatıyorlar, kabul ettiriyorlar. Ben bunu kabul etmiyorum.

Ama Yeni Parti’nin Cumhuriyet Halk Partisi’nin daha sağında konumlandığını söylersem haksızlık etmiş olurum. İttifak ilişkilerini, toplumsal seslenme kapasitesini ve dilini sola göre dizayn etmeliyiz. Ben Türkiye’de sadece seçimlere dönük bir yaklaşım geliştirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Siz politik olarak bir çizgi belirlersiniz, bir mücadele hattı oluşturursunuz; bunun sonucu olarak da bir seçim taktiği geliştirirsiniz. Bu önemli bir ayrımdır. Biz bugün —çok açık söyleyeyim— 19 Mart’ta Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik operasyon başladığı ilk andan itibaren tereddütsüz bir biçimde orada durduk. Sonuna kadar da orada durmaya devam ettik, bu konuda hiçbir tereddüdümüz olmadı. Bu durum; o gün Cumhuriyet Halk Partisi’nin, bugünse Yeni Parti’nin fikirlerini beğenip beğenmememizden ya da siyasal çizgisinden bağımsız bir tutarlılık sergileme meselesidir. Aynı şey HDP için de geçerli. Türkiye’de Kürt sorununun çözümü, barış ve demokratikleşme başlıklarındaki ilkesel tutumumuz da bu çerçevededir. Bu, muhataplarımızın ne yaptığından bağımsız bir çizgidir.

Biz bu çizgiyi korumaya çalışıyoruz. Çok açık söylüyoruz: Saray rejimine karşı mücadelede en kararlı, asla eğilip bükülmeyecek, teslim olmayacak ve ne olursa olsun geri adım atmayacak bir siyasal iradeyi inşa etmeye çalışıyoruz. Bunu özellikle siyasetin dışına itildiğini gördüğümüz; başta işçi sınıfı olmak üzere gençlerin ve kadınların esas güç olduğu bir siyasal hareket biçiminde örgütleme gayretindeyiz.

Seçim dönemine geldiğimizde, bugünden konuşulabilecek durumda değiliz. Sürecin nasıl bir cumhurbaşkanı adayına ya da nasıl bir seçim ittifakına bürüneceğini bilmiyorum. Ancak esas olan o değil, esas olan bu mücadele hattıdır; bunu yapmamız lazım. Bazen inceliyorum, hatta dün gece bir tartışma programı izledim. Son Orta Vadeli Program üzerinden ‘Seçimleri işaret ediyor mu, etmiyor mu?’ tartışması yapılıyor. Bu bana o kadar komik ve uzak geliyor ki… Türkiye’de ortalama zekâ sahibi herkesin şunu görmesi lazım: Adalet ve Kalkınma Partisi her seçimden önce seçim yasasını değiştirir. Seçim yasası değiştikten bir yıl sonra da seçim olur, doğru mu? Eğer bugün ya da önümüzdeki bir hafta 10 gün içerisinde seçim yasası değişmeyecekse, AKP 2027 içinde kendi isteğiyle seçim yapmayacak demektir. Peki, o seçim yasasının nasıl olacağını biliyor muyuz?

Bakın, 2023 seçimlerinde —son dakika açıkça ifade ediyorum, bizimle ilgisi yoktu— Altılı Masa’yı dağıtmak için seçim yasasında bir değişiklik yaptılar. O değişiklikten tek mağdur olan parti Türkiye İşçi Partisi’dir. Bizi hedeflediklerini söylemiyorum; onları hedeflediler ama onlar krizi fırsata çevirip CHP listelerini… AKP iktidarının önümüze bir seçim getireceğini düşünmüyorum. Ancak o arada toplumsal muhalefette bugün göremediğimiz çok büyük bir talep oluşur ve zorunda kalırlar, o başka bir şey.

“Ben buna nasıl ‘Hayır’ diyeyim?”

“Bence biz belki de fazla köşeli ve fazla ilkeli bir siyaset hattına sahibiz; bunu anlatmak ve anlaşılmasını sağlamak o kadar kolay olmuyor. Kitle iletişim araçlarında da ciddi sınırlandırmalarla karşı karşıyayız. Bu yüzden en çok haksızlığa uğradığımız başlıklardan biri bu. Biz, 1969’da ‘Kürt halkı vardır’ dediği için kapatılmış bir partinin tarihsel mirasçısıyız. Sadece son süreçle ilgili konuşacak olursak: Bir önceki çözüm süreci tartışmaları ilk gündeme geldiğinde, o süreçten referansla dedik ki: ‘Bu iş kapalı kapılar ardında olmaz, Meclis’te komisyon kurulması ve halkın bütün kesimlerinin bunu görmesi lazım.’ Biz bunu söyledik ve doğru olduğuna inanıyoruz. Böyle bir komisyon kurulduğunda üye verdiğimiz için bir kısım arkadaşımız bizi eleştirdi. Oysa biz zaten bunun Mecliste, şeffaf ve herkesin gözü önünde olmasını talep ediyorduk. Komisyon çalışmalarına katıldık ve ‘Siz burada meseleyi şeffaflaştırmayı değil, şekil şartı oluşturmayı dert ediniyorsunuz’ dedik. Şeffaflık sağlansın diye Ahmet (Şık) her toplantıdan sonra kamuoyuna açıklamalar yaptı, ne konuşulduğunu aktarmaya çalıştı.

Örneğin; İmralı görüşmelerinin tutanaklarının yayınlanması bir yana, üyelere dahi bilgi verilmemesi gündeme geldi. İlk komisyondaki ciddi kavgalarımızdan biri buydu: Bu komisyon Meclis adına kurulduysa temsilcilerin görüşmeleri tüm milletvekillerine ve topluma bildirilmelidir. Bu yapılmadı. Bu gerilimlerin her birinde tavrımızı ortaya koyduk ve sonuçta komisyon raporuna ‘Hayır’ oyu verdik. Çünkü o rapor altına imza atabileceğimiz bir metin değildi; sorun teşhisi de çözüm önerileri de doğru değildi.

Sonra yasa geldi. Şunu da netleştirmemiz lazım: Biz bu yasa metninin altına imza atmadık. Yasa teklifi bizim teklifimiz değildi ve bunu doğru da bulmuyorduk. Türkiye İşçi Partisi milletvekilleri olarak bir yasa teklifi hazırlasaydık bunu hazırlamazdık. Ancak nihayetinde iki güç, uzun müzakereler sonrasında diyor ki: ‘Bu yasa geçerse biz silahları teslim ederiz.’ Devlet de diyor ki: ‘Bu yasa geçerse silahları teslim alırım, bu nedenle tutukladığım insanları da serbest bırakırım.’ Yasa bundan ibaret. Şimdi ben buna nasıl ‘Hayır’ diyeyim? Buna ‘Hayır’ demememiz gerekir. Dolayısıyla pozisyonumuz budur. Ancak sürecin hiçbir aşamasında buradan bir demokratikleşme ya da özgürlüklerin genişlemesi çıkacağına inanmadık.

Peki, niye ‘Evet’ dedik? Şu ayrım çok kritiktir ve bütün yurttaşlarımızın bunu bilmesini isterim: Biz bir anayasa değişikliğine değil, yasa değişikliğine ‘Evet’ dedik. AKP bunu kendi iktidarını korumak ve seçim kazanmak için kullanmak istiyor, evet; biz zaten tam da bu yüzden bu iktidarla kavga ediyoruz. Meseleyi küçük hesaplara alet etmeyin diyoruz.

“İktidar Demirtaş’ı esir takası gibi kurguluyor”

Ancak şöyle bir örnek vereyim: EYT. AKP EYT’yi ‘Emekçiler çok çile çekti, haklarını teslim edelim’ diye mi verdi? Hayır, seçimi kazanmak için verdi. Peki, EYT’ye ‘Hayır’ denilebilir miydi? O talep zaten bizim talebimizdi. Benzer şekilde 1 Mayıs’ın resmî tatil olması veya Taksim’de kutlanması… Bunlar bizim 40-50 yıllık mücadelemizin ürünleriydi. Zamanı geldiğinde AKP bunlara ‘Evet’ demek zorunda kaldı. Ne yapacaktık, ‘Hayır’ mı diyecektik?

Beklentimiz zaten buydu. Şu an şu vicdani rahatlığı yaşıyorum: 2,5 yıldır bu memlekette ne bir asker ne bir gerilla ne de sivil bir vatandaş bombalama, kurşunlanma ya da çatışma nedeniyle hayatını kaybetmiyorsa bu bizim için kıymetlidir.” Biz ne yaparsak o olur; bu iktidar bize kendiliğinden hiçbir şey vermez. İnsanlık tarihi de zaten ezilenlerin, emekçilerin ve yoksulların mücadeleyle kazandığı şeylerin iktidarlar tarafından kabul edilmesi tarihidir.

Şu anda da iktidarın meseleyi ne kadar zamana yayarsa o kadar kârlı çıkacağını düşündüğünü görüyorum. Silahı günlük siyasal amaçları için elinde tutmak istiyor. En çok tartışılan konu üzerinden örnek verelim: Selahattin Demirtaş’ı niye bırakmıyorlar? Çünkü ‘Zamanı geldiğinde bırakırım’ diye düşünüyor. Bunu bir esir takası gibi kurguluyor; ‘En son anda serbest bırakayım, niye erken bırakayım ki?’ mantığıyla hareket ediyor. Oysa Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın ve pek çok arkadaşın tahliyesi için bu yasaya bile gerek yoktu.

Her bir insan hesaplanıyor. Selçuk Mızraklı için de aynı durum geçerli. Selçuk Hoca’nın hiç ceza almaması gerekiyordu; uyduruk gerekçelerle cezaevinde tutuldu. Peki, niye bugün tahliye edildi? İsteseler etmezlerdi; 30 yıl cezaevinde yatıp cezası bittiği halde kurul kararıyla çıkarılmayan insan örnekleri var. Dolayısıyla bu da stratejik bir adım.

“Kürt halkı Türkiye’nin en politik topluluklarından biri”

Sadece Türkiye veya Suriye için değil, dünyanın neresinde olursa olsun egemenlerin ve yönetenlerin elbette birtakım planları olur. Böyle bir modeli düşünen ve hayata geçirmek için çabalayan birileri var mıdır? Mutlaka vardır. Peki, bu plan tutar mı? Kürt yoksullarını yakından tanıyan bir siyasetçi olarak söylüyorum: Esenyurt’taki, Bağcılar’daki, Armutlu’daki Kürt genci için de Şırnak’taki, Batman’daki, Diyarbakır’daki Kürt yoksulu için de geçerli bu. Bu halkın mevcut iktidarla bir kan uyuşmazlığı vardır. Bu saatten sonra iktidara teslim olacaklarına ya da biat edeceklerine inanmıyorum. Bir siyasi hareket de toplumsal tabanının tam zıddı bir pozisyon geliştiremez.

Kürt halkı Türkiye’nin en politik topluluklarından biridir; onlarca yıldır yoğun baskı ve zorbalığın içinden geçerek, adeta iğneyle kuyu kazar gibi örgütlenmiş bir toplumdur. Özellikle son 10 yılda yaşananlardan sonra bu iktidarla kaynaşabileceklerine inanmıyorum. Müzakere edilir, o müzakerenin içinde mücadele de olur ve süreç bu çizgide devam eder. İktidar ise bu toplumsal dinamiği ve yoksul öfkeyi Türkiye muhalefetinden koparmak için elinden geleni yapacaktır.

“Silahların susması çok önemlidir ancak barışın yalnızca ilk adımıdır”

Sürecin bu düzeyde tartışılması bahsettiğim en büyük risklerden biridir. Villa gibi magazin konuları yani… Evet, işi magazinselleştirmek; ‘Yanına kim gidecek, kim gelecek?’ tartışmasına indirmek risktir. Oysa yasayla bir görev tanımlanmış durumda. Taslağı okuduğumda, herhangi bir ön bilgim olmamasına rağmen ‘Burada Öcalan kastediliyor’ dedim. Çünkü silah bırakma ve entegrasyon komisyonu sürecinde o iradeyi sergileyecek figür odur.

Ancak iktidar konuyu günlük, anlık veya seçimlik bir taktik olarak gördüğü için büyük riskleri fark etmiyor. Bütün süreç boyunca barışın toplumsallaştırılması adına iktidar cephesinde en küçük bir çaba gösterilmedi. Meclis komisyonu onlarca toplantı yaptı; tutanaklar sitede duruyor ama televizyonlarda veya halk buluşmalarında insanların ‘Ben de bu sürecin bir parçasıyım, bir öznesiyim’ diyebileceği bir alan açılmadı. Her şeyin arka planda belirlenmesi isteniyor. Bu durum süreci provoke etmek isteyen odaklar için bir fırsattır.

Silahların susması çok önemlidir ancak barışın yalnızca ilk adımıdır. Esas mesele toplumsal barışın inşa edilmesidir; insanların birlikte nefes alabileceği bir iklim yaratılmalıdır. Bu da çaba gerektirir. Açıkça söyleyeyim, bu çabayı büyük ölçüde sosyalistlerin ve kendi üyeleriyle sık sık halk toplantıları düzenleyen DEM Parti’nin gösterdiğini düşünüyorum.”

“Tayyip Erdoğan’ın kimin aday olmasını isteyip istemediğine göre liste hazırlayamayız”

Ekrem Bey’in adaylaşmasını engellemek için yargı ayağını sonuna kadar kullandıkları açık. Hatta yedekli çalışıyorlar; biri olmazsa diğeri devreye girsin diye… İsimleri bir kenara bırakıp genel ilkeler üzerinden konuşalım: Bir siyasetçi olarak başka bir siyasetçinin fikirlerini anlamak için sürekli bir kazı çalışması yapmak zorunda olmamalıyım. Bir konuda ne düşünüyor? Açık ve net olmalı. Fikri yoksa ‘Fikrim yok’ demeli, değiştiyse ‘Değişti’ demeli. Netlik olmayınca siyasi bir analiz yapmak da zorlaşıyor.

Ayrıca şu durum beni rahatsız ediyor: Bir siyasetçi düşünün; CHP’nin de Yeni Parti’nin de İYİ Parti’nin de Zafer Partisi’nin de MHP’nin de adayı olsa kimse şaşırmayacak. Burada bir gariplik var. İlkeler ve değerler net olmalı; hangi başlıklarda ortaklaşıp ayrıştığımızı bilmeliyiz. Bu yüzden isimlerin ve seçim takviminin şimdiden tartışılmasını faydalı görmüyorum; bu sadece tarafları yıpratıyor.

Lütfü Savaş örneğini hatırlayalım. Hatay’da aday gösterildiğinde tek kırmızı çizgimiz ‘Deprem suçlusunu aday yapmayın’ demek oldu. CHP’li arkadaşlarla tartıştık, eleştirildik. Sonra ne oldu? O kişi gitti, iktidar aparatına dönüştü. Geçen seçimde Antalya’da turizm işçisi bir arkadaşımızı aday gösterdik; derdimiz Antalya’yı ilk defa bir turizm işçisinin temsil etmesiydi. ‘Oylar boşa gitmesin, CHP’ye verilsin’ dendi. Dördüncü sıradan seçilen kişi şu an AKP Anayasa Komisyonu üyesi. Bu tecrübeleri tekrar yaşamamamız lazım.”

Bu, Yeni Parti açısından durulması gereken doğru pozisyondur. Milyonlarca yurttaşın oyuyla belirlenmiş bir adayı sırf iktidar istemiyor diye geri çekerseniz, idfanızdan vazgeçmiş olursunuz. Taktikler ve biçimler tartışılır ama ilkesel olarak bu duruş doğrudur Aynı durumu biz de yaşadık. Can Atalay’ı aday gösterdiğimizde ‘Neden aday yaptınız?’ diye soranlar oldu. Biz Tayyip Erdoğan’ın kimin aday olmasını isteyip istemediğine göre liste hazırlayamayız. Anayasaya ve yasalara bakarız; hakkı varsa ve seçildiğinde cezaevinden çıkacağı yazıyorsa aday gösteririz. Onu cezaevinden çıkaramamış olmamız ayrı bir tartışmadır ama siyaseten ilkelere teslim olunmaz.”

“Biz Can’ı niye aday yaptıysak, iktidar da bu yüzden ona özel bir muamele uyguluyor”

“Arkadaşlarımız Gezi tutsağıdır. Gezi; bu topraklardaki en köklü haysiyet ayaklanmalarından biri, kurulmak istenen rejime karşı bir öncü halk direnişiydi. On milyonlarca insanın tüm farklılıklarını bir kenara bırakıp ‘Biz halkız; bu ülkeyi yönetiyor olabilirsin ama bu ülkenin esas sahibi ve yaratanı biziz’ diyerek sokağa çıkması tarihte eşine az rastlanır bir olaydı.

İktidar bugün bunun intikamını alıyor. Üzücü olan, 10 milyonlarca insan sokaktayken bir avuç arkadaşımızın hedef seçilmesi ve onlar üzerinden bir inatlaşmanın sürdürülmesidir. Can Atalay özelinde ise ek bir durum var: Can’ın Hatay’daki büyük yıkımın, Çorlu’nun, Soma’nın ve Hendek’in hesabını soracağı biliniyordu. Biz Can’ı niye aday yaptıysak, iktidar da tam olarak bu yüzden ona özel bir muamele uyguluyor.”

(Editör: Sibel Yükler)

The post TİP Genel Başkanı Erkan Baş, T24’e konuştu: Yeni Parti’nin yüzü sağa dönük; iktidar Demirtaş’ı esir takası gibi düşünüp bırakmıyor first appeared on .

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir